PLASTİK SEKTÖRÜNÜN GEÇMİŞİ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ

TÜRK PLASTİK SEKTÖRÜNÜN GEÇMİŞİ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ İSTATİSTİKSEL VERİLERİ.

Türk Plastik Sektörünün Geçmişi, Bugünü ve Geleceği

Türkiye plastik sektörü 2017’de %8 büyüme göstermişti. Bununla birlikte 2018 yılsonu itibarıyla miktar bazında %6 dolayında daralma ile yaklaşık 9,5 milyon ton işleme kapasitesi ve değer bazında ise %5 dolayında daralma ile 36,5 milyar dolarlık ciro rakamlarının söz konusu olacağını tahmin etmekteyiz.

Bu daralmada otomotiv, beyaz eşya, inşaat, elektrik-elektronik, mobilya gibi plastik sektörünün tedarikçi olduğu birçok sektördeki ekonomik aktivitenin yavaşlaması etkili unsurlardan biri olmuştur. Geçen yıldan bu yana artan petrol fiyatlarının üzerine 2018’de kurun yarattığı erozyon binmiştir. Dolayısıyla hammadde maliyetlerindeki artış, faiz oranlarındaki yükseliş, satışlarda ve yatırımlardaki düşüş plastik sektöründeki daralmanın arka planını oluşturmaktadır. Döviz kurlarındaki yukarı yönlü hareket en başta sektörün kullandığı hammaddeyi pahalılaştırmıştır. Bununla birlikte finans piyasaları kadar esnek olmayan imalat sanayinin maliyetlerini ayarlaması kolay olmamakla birlikte; kurdaki oynaklık belirsizliği daha da arttırmaktadır.

Bu negatif görünüme kredi kanallarında yaşanan daralma da eklenince sektör oldukça zor bir yılı geride bırakmış oldu. Bu süreç içerisinde en olumlu gelişme ise ihracatta yaşanan artıştır. 2018 sonu itibariyle plastik hammadde ihracatında %25, plastik mamulde %10 ve plastik işleme makinalarında %30 mertebesinde artış beklemekteyiz.

Türkiye plastik sektörü açısından 2019 yılının 2018 yılına benzer gelişmelere sahne olabileceğini öngörmekteyiz. Sektördeki daralmanın 2019 yılında da sürmesi beklentiler dâhilindedir. Bununla birlikte dış pazarlardan aldığımız payın artması yönünde beklentilerimiz de mevcuttur. İhracat odaklı bir yıl geçireceğimizi öngörmekteyiz. Hammadde ve mamul ihracatı tarafında ortalamada %15’ler mertebesinde bir artışla 6,5 milyar dolardan fazla ihracat yapmayı öngörmekteyiz.
Plastik Sanayi, tarımdan savunma sanayine, giyimden otomotive kadar çok farklı sayıda sektöre girdi sağlayan ve genel olarak ara malı üreten bir sektördür. Sektörde üretilen ürünler genellikle ara malı olarak kullanılsa da ürettiği nihai ürünlerle de günlük yaşamı kolaylaştırıcı bir rol oynamaktadır. Dayanıklı tüketim malları, otomotiv ve elektronik gibi ekonomilerin ana lokomotifi konumunda olan sektörlere yönelik imalat yapan; sektör ve ambalaj malzemeleri gibi ürünlerde, hizmet sektörünün için de önemli bir tedarikçi konumundadır.

Küresel plastik sektörü, düşük maliyetli Asya ülkelerine sürekli üretim üsleri kurulmasına şahit olmaktadır. Asya Pasifik‘te artan yabancı yatırımlar ve üretim tesis sayılarındaki artışın birleşmesiyle, plastik sektöründe büyüme trendi gözlenmektedir. Özellikle, Çin ve Hindistan gelir düzeyleri, genel üretim ve sermaye yatırımlarında artışla, tüketici/iş güvenliğini yeniden inşa etmesi gibi örneğin otomobil talebi oluşturarak, ya da tüm son kullanım pazarlarda, büyüme aksiyonu oluşturarak, nihai kullanıcılara çok büyük potansiyeller sağlamaktadır. Otomotiv, madencilik, kimya, inşaat ve tarım sektörlerinde artan talebinin de Asya-Pasifik plastik pazarında, dayanıklı ürünler ve kentleşme için küreselleşme gibi eğilimler tarafından sürücü güç niteliği sağlamaktadır. Polipropilen (PP) ve Asya ‘da polietilen (PE) talebi yaygın sanayileşmenin körüklemesiyle, hızlı büyüme kaydederken otomotiv sektöründe genişlemektedir.

TÜRK PLASTİK SEKTÖRÜ GZFT ANALİZİ GÜÇLÜ YÖNLER

1) Ulusal ekonomimizde plastiklerin rolü büyüktür.
2) Küresel ölçekte, plastiğin çevreye olan etkisinin (hammadde, su, yağ gibi doğal kaynakların tüketimi ve enerji kullanımı bakımından) alternatiflerine göre çok daha az olduğunu açıklayan küresel ölçekteki tek araştırma yöntemi LCA (Yaşam Döngü Analizi) çalışmalarıdır. Bu çalışmalara göre plastikler alternatiflerine göre en çevreci ürünlerdir.

Sektörel ürünlerin alternatiflerine göre bilimsel veri ve gözlemlere göre çeşitli avantajlar sağlamaktadır. Medikal cihazlarda, güneş güç panellerinde, bilgisayarlarda, mobilyalarda, rüzgâr türbinlerinde ve daha birçok alanda yaşam kalitemizi yükselten hayatımızın vazgeçemeyeceğimiz parçalarıdır.

2018 Yılı Küresel Ekonomik Görünümü

Tarihin en etkili ekonomik krizlerinden biri olan 2008 Küresel Finans Krizi’nin onuncu yılı geride bırakılırken dünya ekonomisi özellikle gelişmiş ülkeler öncülüğünde toparlanmaya devam etmektedir. Başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere dünya ekonomisinin ana sürükleyici bölgelerinde, krizin etkileri yavaş yavaş yerini toparlanmaya bırakmaktadır. Özellikle bu ülkeler, 2017 yılında küresel bazda yaşanan %3’ün üzerindeki ekonomik büyümeye geçmiş yıllara kıyasla daha fazla katkı sağlamışlardır. Gelişmekte olan ülke ekonomilerinin ise bu dönemde bir miktar yavaşlama sürecine doğru girdiği görülmektedir. Bu süreçte özellikle küresel ekonominin lokomotifi konumunda olan ülkelerde uygulanan ekonomi politikalarının etkili rol oynadığı görülmektedir.

2008 küresel krizi sonrası, uygulanan ekonomik politikaları ve bu politikaların etkilerini üç fazda ele almak mümkündür. Birinci faz, krizin etkilerinin hafifletilmesine yönelik olarak önde gelen gelişmiş ülkelerin merkez bankaları tarafından uygulanan parasal genişleme süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu dönemde ABD Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası öncülüğünde piyasalara ciddi miktarda likidite sağlanmıştır. Gelişmiş ülkelerin krizden çıkması için istenen sonucu vermeyen bu kaynak artışı, gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir fon akışına dönüşmüştür. Bu dönemde Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi ana gelişmekte olan ülkeler küresel ekonomik büyümenin motoru haline gelmiştir.

Küresel Ekonomik Büyüme ve Seçilmiş Ülke Büyüme Rakamları (%)

Kriz sonrasında uygulanan politikalar açısından ikinci faz ise 2013 yılında yine ABD Merkez Bankası tarafından başlatılmıştır. Bu sürece girilmesiyle birlikte likidite enjeksiyonu sona erdirilmiş ve ülke ekonomilerinin birinci fazda küresel ölçekte artan para arzına tepkileri anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu fazın sona ermesi ise özellikle gelişmiş ülkelerde başlayan talep artışları ve enflasyonist baskının hızlanması, işsizlikteki düşüş ve gelişmiş ülkelerde ivmelenen ekonomik büyüme ile gerçekleşmiştir.

Küresel krizden çıkış sürecinde halihazırda içinde bulunduğumuz üçüncü faz ise enflasyonist baskı ile beraber gelen faiz artırımı ya da bir başka deyişle parasal sıkılaşma sürecidir. Bu sürece de yine öncülük eden ABD Merkez Bankası olmuştur. 2016 yılı itibariyle faiz artırımlarını kontrollü olarak başlatan FED, krizden çıkış için piyasaya sunduğu kaynakların ABD’ye dönüşünü hızlandırmıştır. Bu gelişmenin en önemli etkilerinin başında ise ABD Doları’nın diğer para birimleri karşısında hızla değerlenmesi gelmiş, daha önceki yıllarda özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından çok daha uygun olan yatırım ortamı ve finansal şartlar görece olumsuz bir görünüme dönmeye başlamıştır.

Bütün bu makro çerçeve değişikliklerine rağmen 2017 yılı içerisinde uluslararası ticaret hacmi hem gelişmiş hem de gelişen ülkeler açısından olumlu bir seyir göstermiştir. Küresel ticaretin hareketlenmesi ve halihazırda gelişmekte olan ülkelerdeki olumlu seyire, yıl sonuna doğru gelişmiş ülkelerde de hızlı bir artış eşlik etmiştir. Gelişmiş ülkelerde 2017 yılının ilk yarısında ticaretteki artış %2,3 olarak gerçekleşmiş olmasına rağmen ikinci yarıda ivme artmış ve %4,3 gibi güçlü bir artış yakalanmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde ise yılın ilk yarısında %7,2’lik bir hızla artan ticaret hacmi, yılın ikinci yarısında %6’lık bir artışla bu performansa yakın bir seyir izlemiştir.

Gelişmiş ülke ekonomilerinin yılın ikinci yarısında ivmelenen ekonomik büyüme artışı bu noktada temel belirleyici olarak görülmektedir. İhracat hacmi açısından da yine hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler 2017 yılının ikinci yarısını ilk yarıya göre daha iyi bir performans sergilemiştir.

Gelişmişlik Düzeyine Göre İthalat ve İhracat Seviyeleri Endeksi (2012=100)

Bu olumlu şartlar altında başlayan 2018 yılında, parasal sıkılaşmanın yarattığı baskı ile birlikte gelişmekte olan ülkelerin karşılaştıkları bir diğer temel sorun da ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan ve küresel ticaretin önündeki engellerin her geçen gün artması endişelerini arttıran “kapanmacı süreç – ticaret savaşları” olmuştur. ABD Başkanı Trump, 2017 yılında göreve başladıktan sonra ilk olarak 2012 yılından bu yana devam eden AB-ABD Serbest Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ve Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) anlaşma süreçlerini iptal etmiştir. 2017 yılı sonu itibariyle de başta AB, Meksika, Kanada, Çin olmak üzere ABD’nin bazı ülkelerle çeşitli mal ve hizmet kalemlerinde yaptığı ticaretteki tarifelerin yükselmesine karar vermiştir. İlgili ülkelerden bazıları (örneğin Çin) ise bu artışlara benzer tarife artışları ile cevap vermiş ve bu gelişmeler özellikle son yıllarda yakalanan iyileşmeye yönelik kuşkuların artmasına neden olmuştur.

Öte yandan son dönemde daha fazla gündeme gelen jeopolitik risklerin artması ve politik belirsizlikler, piyasalarda da bozulmalara neden olmaktadır. Kudüs ve Suriye meselesi başta olmak üzere Orta Doğu’ya ilişkin risk beklentileri artmaktadır. ABD Hükümeti’nin İran ile yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmesi ve İran’a iki aşamalı ticaret ambargosu uygulaması küresel ticaretin gelişimi için yeni bir risk olarak ortaya çıkmıştır. İki aşamalı ambargo ile petrol ticaretinde yaşanacak gerilim ve ambargo kapsamında İran ile ticaret yapan diğer ülkelere de yaptırım kararı (ve bu konuda AB ve ABD arasında yaşanan uyumsuzluk) küresel ticareti olumsuz etkileyecektir. ABD – Rusya Federasyonu ilişkilerinde artan gerginlik ve yeni yaptırımların Ağustos 2018 itibariyle gündeme gelmesi de küresel ekonomik büyüme ve küresel ticaret için belirsizliklerin daha fazla artmasına neden olmaktadır.

Son olarak küresel ekonomik büyümenin önündeki bir diğer risk ise yaşanan jeopolitik gerginliklerin etkisiyle artan emtia fiyatlarıdır. ABD ambargosu ile İran’ın petrol ticaretinde karşılaşacağı kısıtlamanın yanı sıra, petrol fiyatlarında yaşanacak sapmalardan kaynaklı ortaya çıkabilecek riskler küresel ticareti ve büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Ortadoğu’da yaşanan gerginlikler ve OPEC’in petrol arz kesintisi ile ilgili aldığı kararlar da özellikle petrol fiyatlarında artışa neden olmaktadır. Tüm emtia fiyatları da bu gelişmelere paralel olarak artış göstermektedir.

FIRSATLAR

Türkiye-Suudi Arabistan arasında ki ikili ilişkilerin güçlenmesiyle hammadde üretiminde lider olan Ortadoğu ülkelerinin ülkemizde yeni yatırımlara teşvik edilmesi açısından fırsat doğuracak ve güven ortamı oluşturacaktır.

Ambalaj sektöründe kullanılan plastik mamullerde, ülkemiz inşaat sektörüne göre dünya sıralamasında ilk 10’a girememesine rağmen, bu sektörde belli bir ivme yakalanabilir. Özellikle vazgeçilmez gıda sektörünün yine vazgeçilmez bir parçası olan plastik gıda ambalajları sektörü küresel rekabetimizi arttırmamız gerekmektedir.

SEKTÖRÜN ZAYIF YÖNLERİ

1) LCA (Yaşam Döngü Analizi) çalışmalarının ülkemizde yapılmaması.

2) Başarılı bilim adamlarımız olmasına plastiklerlerin insan sağlığına etkisi açısından yeterli bilimsel araştırmaların Türkiye‘de yapılmaması ve bilim adamlarımızın araştırmaya teşvik edilmemesi.

3) EFSA (Avrupa Gıda Otoritesi) çalışmalarında yeterli Türk bilim adamının yer almaması sorun oluşturmaktadır.

4) KDV oranımız birçok ihracatçı ülkeden yüksektir. Gümrük vergi oranlarımız, birçok ülkeye göre plastik mamullerin çoğu arasında fark oluşmadan sağlamamız gerekmektedir. Bu şekilde uluslararası ticari güveni sağlayabilir. Plastik tiplerinin toplam gümrük vergi oranlarında oluşan fark, uluslararası ticarette güveni zedelemektedir.

5) Teknoloji kültürünün çoğunlukla KOBİ ölçeğinde olan işletmelerimizde yaygınlaştıramamaktayız ve bununla birlikte küresel rekabette ürün çeşitliliği ve inovatif ürün geliştirmede, diğer bu alanda öncü ülkelerin rekabet tehdidi altında kalmaktayız.

6) Türkiye’nin petrol ithalatçısı ülke konumunda olması, hammaddesi petrole dayalı olan plastik monomerlerin ve dolayısıyla plastik hammaddelerin üretiminde gerekli kapasiteyi sağlayamadığından, yurt içi talebi karşılayamayıp, bu anlamda ihracat hacmine de ulaşamamaktadır. Dolayısıyla, dış ticaret açığımız artmaktadır. Bu durumun önüne geçilmesi için petrol hacminin yüksek olduğu Orta Doğu ülkelerinin ülkemize yatırımı teşvik edilmelidir.

7) Standardizasyon temini ve uygulamasında yaşanan sıkıntılar, ürün güvenliği açısından ulusal ve uluslararası ticarette problem oluşturmaktadır.

8) Tüm plastik firmaların kayıt altına olmaması, firmaları kayıt altına almak için yöntem yanlışlığı ve bakanlıklar arası koordinasyon eksikliğinin olmasıdır. Bu durum, sektörde haksız rekabetin önüne geçilememesine neden olmaktadır.

9) Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgelerinde teşviklerin olmasına rağmen, hala yatırımlar gerçekleşmemektedir. Yatırımcılara bu bölgelerde plastik sektörüne yatırım yapmaları için güven ve bilgi platformları oluşturulmalıdır.

10) Plastik know-how’unu, çeşitli plastik alt sektör disiplinlerini verecek yeterlikte olan bölümlerin az sayıda olması nitelikli yöneticiler yetiştirmede sorun oluşturmaktadır. Sektörün yönetsel, işlemsel ve bakım alanlarında nitelikli personel sıkıntısı bulunmaktadır.

11) Ülkemizde yer alan test laboratuvarlarında, plastik testleri konusunda çeşitli sıkıntılar yaşanmaktadır. Her test her laboratuvarda yapılamayıp, bazı laboratuvarlarda yapılmakta, bu da prosesin işleyişini güçleştirmektedir. Bazı gümrüklerimizde yer alan kimya laboratuvarlarında, standarda uygun olmayan eski tip ekipmanlar olmasından dolayı standart dışı sonuçlar ortaya çıkmakta, bu da gümrüklerde sıkıntı oluşturmaktadır.

12) Ulus Genelinde Etkin Enerji Verimliliği Programı oluşturulmamasıdır.

Türkiye GSYİH Yıllık Büyüme Hızı

Bu noktada Türkiye ekonomisinin kırılgan özellikleri, yukarıda bahsi geçen küresel gelişmeler ve ülke içindeki olumsuz ekonomik ve siyasal ortam ile birlikte daha fazla ortaya çıkmaya başlamıştır. 2013 yılı Mayıs ayında FED’in parasal genişlemeyi durdurma kararı ile başlayan TL’nin değer kaybı süreci 2017 yılı itibariyle hızlanmış, 2018’in ilk 9 ayında ise neredeyse %60’lara ulaşmıştır. Bu açıdan, döviz kurlarında yaşanan değişim ile daha belirgin hale gelen Türkiye ekonomisinin iki temel sorunu; yüksek dış ticaret açığı ve artan enflasyon olarak görülmektedir.

Yüksek dış açık: Türkiye, küresel finansal kriz sonrasında FED ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları tarafından yürütülen parasal genişleme süreçlerinden en olumlu etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Parasal genişleme sürecinde Türkiye ekonomisinde dış kaynaklı finansman girişinde ciddi artışlar yaşanmış, bu kaynak girişi ile hızlı bir büyüme temposu yakalanarak ekonomik dinamizm sürdürülmüştür. Kaynak girişinin bol olduğu bu dönemde, Türkiye’nin ithalatında da ciddi bir artış yaşanmış ancak dış finansmanın girişi ortaya çıkan açığı finanse etmiştir.

Ancak FED’in faiz arttırma sürecine girmesiyle paralel olarak Türkiye ekonomisinin dış finansmana erişiminde başlayan sıkıntı ve finansman maliyetlerindeki artış, büyüme temposuna aynı hızda devam etmeye çalışan Türkiye’nin cari açık sorununun yeniden gündeme gelmesine sebep olmuştur. 2018 yılı itibariyle yıllık 60 milyar dolayında olması beklenen cari işlemler açığı, finansal kesimde yaklaşan dış borç ödemeleri ile birlikte Türkiye’nin dış yükümlülükleri açısından riskini arttırmış, bu artış da finansman maliyetlerinin ciddi biçimde artmasına neden olmuştur.

Cari işlemler açığında yaşanan bozulmaya ek olarak ortaya çıkan banka ve şirketler kesimin dış borç ödemesi için gerekli finansman ihtiyacı, 2018 ve takip eden dönem açısından en önemli sorun olarak görülmektedir.

Türkiye Cari İşlemler Açığının GSYH’ye Oranı

Yüksek enflasyon: Türk Lirası’nın değer kaybı süreci ve gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar enflasyonun Mart 2017 itibariyle çift hanelere ulaşmasına neden olmuştur. Türkiye’nin dış borçlanma maliyetlerinin arttığı ve küresel finansal konjonktürün gelişmekte olan ülkeler aleyhine seyrettiği bir dönemde enflasyondaki hızlı artış da makroekonomik algının daha kötümser görünmesine yol açmıştır. Ekim 2018 itibariyle yıllık %25’in üzerine çıkan tüketici enflasyonunun yanı sıra üretici maliyetleri de yıllık %40’lık bir artış ile karşı karşıya kalmıştır. Fiyatlarda yaşanan artış ve beraberinde gelen faiz artışları tüketim harcamalarının Eylül ayı itibariyle hızla düşmesine neden olmuştur. Tüketici Güven Endeksi, 2008 yılındaki rekor düşük seviyelere gerilemiş, tüm ana üretim sektörlerinde talep daralmasının olumsuz etkisi de kendini göstermeye başlamıştır.

Bu iki temel problemin daha da büyümesine neden olan ekonomi dışı gelişmeler de 2018 yılı itibariyle öne çıkmıştır. Ayrıca 2018 Haziran ayında gerçekleşen genel seçimler, AB ve ABD ile yaşanan gerginliklerden Türkiye ekonomisi olumsuz etkilenmiştir.

Türkiye Dış Ticaret (Bin Dolar)

2018 yılı sonu itibariyle TL’nin değer kaybı ile ihracat için önemli fırsatlar getirirken, ithal hammadde ile üretim yapan sektörler için ciddi maliyet artışı, rekabet gücü kaybı ve iç talepteki daralma ile birlikte ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir.

Bütün bu şartlar özellikle dış pazarlara yönelik hareket eden firmalar için ciddi fırsatları beraberinde getirirken, ana pazarı içerde olan üreticiler için zorlu bir sürece işaret etmektedir. Bu noktadan hareketle raporun devam eden kısmında öncelikle küresel pazardaki gelişmeler ele alınmış, ardından da sektörün Türkiye’deki mevcut durumu incelenerek değerlendirme yapılmıştır.

Temel Makroekonomik Göstergeler

Makro ölçekte yaşanan bu gelişmeler, finansal piyasalarda olduğu kadar mal ve hizmet piyasalarında da ciddi belirsizlikler, maliyet artışları ve ekonomik türbülansa neden olmuştur. Türkiye ekonomisinin 2010 yılından bu yana yıllık ortalama ihracat değeri 144,25 milyar dolar olarak gerçekleşirken ithalatın ortalaması ise 224,55 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 2014 yılında dış ticaret açığının rekor seviyeye ulaşmasının ardından 2015 ve 2016 yılında düşüş yaşanmıştır.

Dış ticaretin Türkiye ekonomisinin büyüme performansı ile yakından ilişkili olduğu dikkate alındığında, dış ticaret açığının 2016 yılında son dokuz yılın en düşük seviyesinde gerçekleşmiştir.

 

Öte yandan 2017 yılında yakalanan hızlı ekonomik büyüme performansına paralel olarak dış ticaret açığı da 2016 yılındaki 40,9 milyar dolar seviyesinden 56,8 milyar seviyesine çıkmıştır. 2017 yılında Türkiye’nin genel ihracatı 2016 yılına göre %10,1 artmış ancak ithalattaki %17,7 oranında artış ile tabloda görüldüğü üzere cari açık sorunu derinleşmiştir.

Sonuç olarak ise, sürekli bir dalgalanma, yükseliş ve inişler ile süre giden sektörümüzü güçlendirmek adına büyük çabalar gösteriyoruz. Daha detaylı istatistik notlarını görmek isterseniz, www.pagder.org adresinden ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ